Siyasetin ve yerel yönetimlerin en çetin sınavlarından biri, insanın güce yaklaşınca nasıl değiştiğidir. Daha düne kadar kürsülerde yüksek sesle eleştirdiği, mesafe koyduğu, hatta mücadele ettiği bir yapının; bugün bir anda “sığınılacak liman” hâline gelmesi artık şaşırtmıyor. Asıl soru şu: Bu bir olgunlaşma mı, yoksa bir savrulma mı?
Makam ve mevki, insanın karakterini değiştirmez; sadece görünür kılar. İçeride ne varsa, koltuğa oturunca o ortaya çıkar. Dün ilkeler üzerinden konuşan birinin, bugün konfor uğruna suskunlaşması tesadüf değildir. Bu, bilinçli bir tercihtir.
Siyasette sıkça duyduğumuz o meşhur cümle vardır: “Dün dündür, bugün bugündür.”
Kulağa pragmatik gelir. Ama aslında bir itiraftır. Çünkü dün söylediklerini yok sayan bir anlayış, yarın da bugünü inkâr etmekte zorlanmaz. İlke dediğimiz şey şartlara göre eğilip bükülüyorsa, ortada ilke değil, sadece pozisyon vardır.
Rakibin kanatları altına sığınmak bazen “uzlaşma” diye sunulur. Oysa her uzlaşma erdem değildir. Eğer bu yakınlaşma, toplumsal fayda üretmek için değil de kişisel konumu korumak için yapılıyorsa, adı uzlaşma değil, teslimiyettir. Ve teslimiyet çoğu zaman sessiz başlar: önce sözler yumuşar, sonra eleştiriler azalır, en sonunda ise geçmiş tamamen unutulur.
Oysa bizim medeniyetimiz, güce sığınmayı değil, hakka dayanmayı öğretir.
Hz. Ömer’in şu tavrı bu konuda çarpıcı bir örnektir: Kendisine karşı çıkan, hatasını yüzüne söyleyen birine kızmak yerine, “Beni doğruya yönelttiğin için Allah senden razı olsun” diyebilmiştir. Çünkü onun için önemli olan, kimin söylediği değil; söylenenin doğru olup olmadığıdır. Gücü elinde tutarken bile hakikatin karşısında eğilmeyen bir duruş…
Bugün ise tam tersini görüyoruz. Güç elde edilince, hakikate değil; gücün merkezine yakın durma refleksi öne çıkıyor. Eleştiri susturuluyor, mesafeler kapanıyor, dünün rakipleri bugünün sığınakları hâline geliyor. Bu bir büyüme değil, aksine içten içe küçülmedir.
Unutulmaması gereken bir gerçek var:
Gölgeye sığınarak serinleyebilirsiniz ama orada büyüyemezsiniz. Büyümek için güneşe çıkmak, bedel ödemek, gerektiğinde yalnız kalmayı göze almak gerekir.
Çünkü mesele, kimin kanatları altında olduğunuz değil; kendi kanatlarınızla ne kadar yükselebildiğinizdir.
Ve şimdi asıl meseleye gelelim…
Makam dediğiniz şey, insanın omzuna konmuş geçici bir ağırlıktır.
O ağırlık kimi dikleştirir, kimi eğdirir.
Kimi o yükü taşırken büyür, kimi altında ezilir.
Ama tarih şunu yazar:
Gücün yanında duranları değil,
doğrunun yanında duranları hatırlar.
Bir gün o koltuklar boşalır…
Kalabalıklar dağılır…
Alkışlar susar…
Geriye ne kalır biliyor musunuz?
Ne kimin kanadı,
ne kimin gölgesi…
Sadece bir isim…
Ve o ismin yanında ya dimdik bir duruş,
ya da sessiz bir pişmanlık.
Kanat Altında Büyümek mi, Gölgesinde Kaybolmak mı?
Paylaş

