Ülkemizde gündem, ne yazık ki çoğu zaman inanç değerleri üzerinden şekillenmeye devam ediyor. Bu kadar yoğun gündem içerisinde yaşanan olaylara yetişmek, bunlar hakkında olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmak gerçekten zorlaşıyor.
Bazı gerçekler vardır ki, onları bilmeyen veya yeterince tanımayan kimselere farklı gelebilir.
Geçtiğimiz günlerde bir üniversitemizin Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde bir öğrencimizin açtığı pankart günlerce tartışıldı. Pankartta yer alan ifade şuydu: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Bu söz, Kur’an-ı Kerim’de yer alan Hud Suresi’nin 112. ayetinden alınmıştır.
İslam kaynaklarında bu ayetin öncelikle Peygamber Efendimiz’e (sav) hitap ettiği belirtilmektedir. Ayrıca bazı rivayetlerde, bu ayetin ağırlığı sebebiyle Peygamber Efendimizin saçlarının ağardığı da ifade edilmektedir.
Bu kadar önemli, doğruluk ve istikamet çağrısı yapan bir ayetin, mezuniyet gibi anlamlı bir günde pankart olarak taşınmasının neden toplumda bu kadar tartışmaya yol açtığını anlamakta güçlük çekiyorum.
Kanaatime göre bazı kesimleri rahatsız eden husus, pankartta ayetin kaynağı olarak “Hud 112” ifadesinin yer almasıdır. Bana göre aynı söz herhangi bir filozofa ait olsaydı veya yabancı bir düşünürün sözü olarak sunulsaydı bu kadar tepki çekmeyebilir, hatta takdir bile görebilirdi.
Gündem bununla da sınırlı değil.
Başka bir olayda, haşema giyerek havuza giren genç bir kızın, işletme müdürü tarafından havuzdan çıkarıldığı haberleri kamuoyuna yansıdı. İddiaya göre müdür yabancı uyrukluydu ve haşema ile havuza girilemeyeceğini söylemişti. Eğer olay bu şekilde gerçekleşmişse, kişinin inancı doğrultusunda tercih ettiği kıyafet nedeniyle ayrımcılığa uğraması kabul edilemez. Nitekim olayın ardından hukuki sürecin başlatıldığı da basına yansıdı.
Benzer şekilde Eskişehir’de öğrencilerin üzerinde ayet bulunan pankartlarına müdahale edilmesi ve başka bir ilde başörtülü bir genç kıza bir kafede servis yapılmadığı yönündeki haberler de toplumda üzüntü oluşturmuştur. Bu tür davranışların insan hakları ve birlikte yaşama kültürüyle bağdaşmadığı kanaatindeyim.
Asr-ı Saadet döneminde sahabe-i kiramın komşularının tamamı Müslüman değildi. İçlerinde farklı inançlara sahip insanlar vardı. Buna rağmen insanlar birlikte yaşayabiliyor, komşuluk hukukuna riayet ediyor ve birbirlerine düşmanlık beslemiyorlardı. Güzel ahlak ve örnek davranışlar zamanla birçok insanın hakikati tanımasına vesile oluyordu.
Aynı şekilde ecdadımız da tarih boyunca mağdurun dinine, diline veya inancına bakmadan birçok topluma kapılarını açmış, adalet ve merhameti esas almıştır.
Bugün ise zaman zaman yaşanan bazı olaylar, insanları inançları veya yaşam tarzları üzerinden ayrıştırma tehlikesini akıllara getirmektedir. Geçmişte dünyanın bazı bölgelerinde insanların ten renkleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kaldığı dönemler yaşandı. (ABD 1960 Yıllar) Böyle bir anlayışın hiçbir toplumda yeniden ortaya çıkmasını istememeliyiz. Nasıl kimsenin inancı nedeniyle dışlanmasını doğru bulmuyorsak, aynı şekilde kimsenin yaşam tarzı nedeniyle de ayrımcılığa uğramasını kabul etmemeliyiz.
Memuriyet yıllarımızda başörtülü kadınların kamu görevlerinde çeşitli kısıtlamalarla karşılaştığı dönemleri yaşadık. İbadetlerimizi uygun olmayan mekânlarda yerine getirmek zorunda kaldığımız zamanlar oldu. Kazan dairelerinin bulunduğu pis kokulu, gürültülü ortamlarda namazımızı eda ederdik. Bugün ise başörtülü de başı açık da kamu görevlerinde bulunabilmektedir. Bu gelişmeyi, farklı yaşam tercihlerine sahip vatandaşların eşit haklara sahip olması açısından önemli görüyorum.
Başı örtülü vali de bizimdir, başı açık vali de bizimdir. Önemli olan görevini hakkıyla yerine getirmesi, adaletli olması ve milletine hizmet etmesidir.
Türkiye’nin geleceğe güçlü adımlarla ilerlemesi için hepimizin birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmesi gerektiğine inanıyorum.
Bu bir vatandaşlık görevidir. Farklı düşüncelere, farklı inançlara ve farklı yaşam tarzlarına sahip olabiliriz. Ancak bu ülke hepimizin ortak vatanıdır. Asırlardır olduğu gibi birbirimizin hak ve özgürlüklerine saygı göstererek, huzur içinde yaşamayı sürdürmeliyiz.
Son olarak, yeni hazırlanacak anayasanın tüm vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almasının yanı sıra, toplumun ortak değerlerine özellikle inanca yönelik hakaret ve nefret söylemleri konusunda da gerekli hukuki düzenlemeleri içermesinin faydalı olacağı kanaatindeyim. Bu yapılırken ifade özgürlüğü ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki dengenin de gözetilmesi büyük önem taşımaktadır. Her hakaret ifade özgürlüğü değildir. İfade özgürlüğü düşüncesini karşısındakine saygı ile ifade etmektir. Hakaret etmeden.
Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol
Paylaş

