İFFETİN ÇÖKÜŞÜ, TOPLUMUN ÇÖKÜŞÜDÜR
ÖZGÜRLÜK ADINA KAYBEDİLEN: AHLAK, AİLE VE GELECEK
Bir toplumun çöküşü tek bir günde olmaz. Bir gecede de olmaz.
Çöküş, önce KAVRAMLARIN içinin BOŞALTILMASIYLA başlar; sonra UTANMA duygusunun aşınmasıyla büyür; en sonunda da AHLAKIN yerini HAZ, sorumluluğun yerini KEYİF, ailenin yerini GEÇİCİ İLİŞKİLER alınca tamamlanır.
Bugün tam da bunun içindeyiz.
Mesele yalnızca bireysel tercih meselesi değildir. Mesele, toplumun taşıyıcı kolonlarının birer birer kırılmasıdır. Bu kolonların başında da İFFET, HAYA, NİKAH, SADAKAT ve AİLE gelir.
Modern dünyanın en büyük yalanlarından biri şudur: “Yeter ki rıza olsun, gerisinin önemi yok.”
Hayır, var. Hem de çok büyük bir önemi var. Çünkü insan sadece bedenden ibaret değildir. Cinsellik de sadece iki yetişkinin özel tercihi olarak görülemez. Cinsellik; psikolojiyi, aileyi, çocukları, nesli, toplumsal güveni, kadın-erkek ilişkilerini ve ahlak düzenini doğrudan etkileyen büyük bir alandır. Bu alanı “özgürlük” adı altında kuralsızlaştırdığınızda, ortaya ÖZGÜRLÜK değil, ÇÜRÜME çıkar. Çünkü sınırın kalktığı yerde ASALET değil, çoğu zaman İSTİSMAR büyür.
Eskiden toplumlar cinselliği başıboş bırakmıyordu. Bunun sebebi insanların melek olması değildi. Tam tersine, insanın zaaflarını bildikleri için ona sınır koyuyorlardı. NİKAH bu yüzden vardı. Aile bu yüzden merkeze alınırdı. İFFET bu yüzden kıymetliydi. HAYA bu yüzden korunurdu. Çünkü toplum şunu biliyordu: BEDELİ OLMAYAN YAKINLIK, SONUNDA DEĞERSİZLEŞİR. DEĞERSİZLEŞEN ŞEY SIRADANLAŞIR. SIRADANLAŞAN ŞEY DE SONUNDA İSTİSMAR EDİLİR. Bugün yaşanan tam olarak budur.
Burada asıl mesele kadın ya da erkekten birini tek başına suçlamak değildir. Asıl mesele, iki cinsin de ahlaki sorumluluktan uzaklaşmasıdır.
Fakat dürüst konuşmak gerekir: Cinselliğin sıradanlaşması en çok KADINLARI, ÇOCUKLARI ve AİLE kurumunu vurmuştur. Çünkü erkek çoğu zaman haz alıp çekip gitmeyi “özgürlük” diye pazarlarken, bedeli çok daha ağır olan taraf çoğu kez KADIN olmuştur. Duygusal yıkım, güvensizlik, değersizlik hissi, terk edilme, kullanılmışlık psikolojisi, evlilik kurumuna karşı kuşku, bağ kurma sorunları ve nihayet parçalanmış aileler… Bunların faturası teori kitaplarında değil, doğrudan hayatın içinde ödenmektedir.
Bugün “bekâret önemli değil”, “nikâh sadece bir kâğıt”, “evlilik çağ dışı”, “önemli olan deneyim” gibi laflar kulağa modern geliyor olabilir. Ama sonuçlarına bakınca ortada büyük bir ENKAZ var.
İnsanlar artık daha mutlu değil. Daha huzurlu değil. Daha güvende değil. Daha sadık hiç değil. İlişkiler çoğaldı ama güven azaldı. Yakınlaşma arttı ama bağlılık düştü. Seçenekler büyüdü ama yalnızlık derinleşti. Demek ki sorun baskının kalkması değil; sınırın yok olmasıdır. Çünkü İNSAN SINIRSIZLIKLA YÜCELMEZ, DAĞILIR.
EVLİLİK kurumunun İTİBARSIZLAŞTIRILMASI da bu çöküşün merkezindedir.
Eskiden insanlar evliliği sadece romantik bir birliktelik olarak görmüyordu; Sorumluluk, emek, sabır, sadakat ve gelecek inşası olarak görüyordu. Şimdi ise evlilik birçok kişi için “yük”, “masraf”, “kısıtlama” gibi sunuluyor.
Buna karşılık nikâhsız yakınlık teşvik ediliyor. Sonra da herkes neden sağlam aile kalmadığını, neden çocukların güvensiz büyüdüğünü, neden boşanmaların arttığını, neden erkeklerin sorumluluktan kaçtığını, neden kadınların sevgiye değil şüpheye sarıldığını soruyor. Cevap ortada: Çünkü toplum, ilişkinin merkezine SORUMLULUĞU değil HAZZI koydu.
Bir başka sert gerçek daha var: CİNSELLİĞİN SERBESTLEŞMESİ ERKEK KARAKTERİNİ DE BOZDU. Eskiden en azından birçok erkek, bir kadınla yakınlaşmanın bir sorumluluk doğuracağını bilirdi. Bu bilgi herkesi melek yapmazdı ama frene basardı. Şimdi ise haz ile sorumluluk arasındaki bağ koparıldı. Böyle olunca erkeklerin önemli bir kısmı “nasıl olsa bedeli yok” ahlakına kaydı. Bu da evliliği geciktiren, sadakati küçümseyen, babalığı erteleyen, kadını emanet değil tüketim nesnesi gibi gören bir erkeklik türü doğurdu. Bunun adına özgürlük diyenler, gerçekte iradesizliğe özgürlük demiş oldular.
Kadın tarafında da benzer bir kırılma yaşandı. Kendini korumanın, seçici olmanın, onurunu ve duygusal bütünlüğünü muhafaza etmenin “eski kafalılık” gibi sunulması büyük bir tuzaktır. Çünkü bugün “özgürleşme” diye pazarlanan birçok şey, gerçekte kadını daha kıymetli hale getirmedi; aksine piyasanın, arzunun, geçici heveslerin ve erkek nefsinin daha açık hedefi haline getirdi. İnsan bedeni metalaştırıldığında kazanan insan olmaz; piyasa olur. Kaybeden de haysiyet olur.
Burada bekâret meselesini sadece biyolojik bir konu gibi ele almak da yanlıştır. Asıl mesele, iffet bilincidir. Yani insanın bedenine, ruhuna, sınırına, onuruna ve geleceğine sahip çıkmasıdır. İffet; sadece kadından beklenen bir şey değil, erkek için de zorunlu bir ahlaki ilkedir. Erkeğin zinadan uzak durması, gözünü koruması, arzularını disipline etmesi, kadını oyun alanı değil emanet görmesi de iffetin parçasıdır. Toplum ancak bu çift taraflı ahlak anlayışıyla ayakta kalabilir. Tek taraflı namus söylemi ikiyüzlülük doğurur; hakiki ahlak ise herkes için bağlayıcı olandır.
Bugün toplumun en büyük sorunlarından biri UTANMA EŞİĞİNİN DÜŞMESİDİR. Eskiden insanlar her doğruyu yapmıyordu belki ama en azından yanlışın yanlış olduğuna dair bir bilinç vardı. Şimdi ise yanlış meşrulaştırılıyor, sonra normalleştiriliyor, sonra özendiriliyor. Dizilerde, filmlerde, sosyal medyada, reklamlarda aynı mesaj pompalanıyor: “Canın ne istiyorsa yap.” Oysa medeniyet böyle kurulmaz. Nefsini sınırlayamayan insan, sonunda kendi hayatını da çevresini de harap eder. Aileyi ayakta tutan şey romantizm değil; sınır, sadakat ve sorumluluktur.
ÇOCUK meselesi de burada hayati önemdedir. Evlilik zayıfladığında, çocuk güvenli zeminini kaybeder. Parçalanmış ilişkiler, geçici birliktelikler, güven vermeyen ebeveyn modelleri; hepsi çocuğun ruh dünyasında derin yarıklar açar. Bir toplum çocuklarına sağlam aile sunamıyorsa, geleceğini zaten tüketiyor demektir. Çünkü medeniyet sadece yol, köprü, bina yapmakla kurulmaz. KARAKTERLİ NESİL YETİŞTİREMEYEN TOPLUM, VİTRİNİNİ SÜSLER AMA TEMELİNİ ÇÜRÜTÜR.
O halde çözüm nedir? Çözüm, zorbalık değil; AHLAKIN yeniden İNŞASIDIR.
Çözüm, kadını baskılamak da değildir, erkeği serbest bırakmak hiç değildir.
Çözüm; hem kadın hem erkek için iffeti, nikâhı, sadakati, aileyi ve sorumluluğu yeniden yüceltmektir. Gençlere “ne yaşarsan yaşa” demek değil, “bedenin de kalbin de geleceğin de kıymetlidir” diyebilmektir. Evliliği küçümsemek değil, kolaylaştırmaktır. Zinayı sıradanlaştırmak değil, tehlikesini açık açık anlatmaktır. Erkek çocuklarına fetih değil edep, kız çocuklarına da piyasa değeri değil onur bilinci vermektir.
Açık konuşalım: AİLE ÇÖKERSE TOPLUM ÇÖKER. İffet küçümsenirse güven biter. Nikâh değersizleşirse ilişki geçici hale gelir. Sadakat alaya alınırsa herkes birbirinden şüphe eder. Şehvet kültürü büyürse merhamet küçülür. Böyle bir toplumda teknoloji olabilir, para olabilir, gösteriş olabilir; ama huzur olmaz. Çünkü huzur, nefsin sınırsız tatminiyle değil, hakka uygun sınırlarla mümkündür.
Bu yüzden bugün yapılması gereken şey, modernliğin putlarına secde etmeyi bırakmaktır. “Özgürlük” adına her çözülmeyi alkışlayan zihniyeti sorgulamaktır. İffeti geri çağırmak, nikâhı yeniden onurlandırmak, evliliği güçlendirmek, sadakati itibarlı hale getirmek ve hem erkeğe hem kadına aynı ahlaki ciddiyetle seslenmektir. Toplumun dirilişi ancak buradan başlar. Çünkü aileyi korumayan hiçbir medeniyet uzun süre ayakta kalamaz. Bedenin sınırını kaybeden toplum, sonunda ruhunu da kaybeder. Ve ruhunu kaybeden toplum, kalabalık olabilir; ama artık MİLLET OLAMAZ. (G. Dihkan )
ZİYARETÇİ YORUMLARI
BİR YORUM YAZ


